Dr. Mümin Ali - Akademisyen

“Öd teŋri yaşar,
kişi oglı kop ölgeli törümiş”

Bilge Kağan kardeşi Köl Tigin’in ölümü üzerine “Zamanı tanrı yaşar, insanoğlu hep ölmek için türemiş” demiştir. İnsanoğlu doğar, yaşar ve ona biçilen nefes muhasebesinin sonuna geldiğinde bu dünyadan ayrılarak ebediyete göçer. Bazı insanlar dünyadan göçtükten sonra sadece bir mezar taşıyla hatırlanırken bazıları ise adını bir yazıta, bir tepeye, bir mahalleye, hatta koca bir şehre bırakarak yaşamaya devam eder. Üsküp’ün kuzeydoğusundaki tepede yatan Âşık Çelebi, işte bu ikinci gruba aittir. Aradan dört buçuk asır geçmesine rağmen halk onu hâlâ “Gazi Baba” veya “Kadı Baba” adıyla anmaya devam ederken şehir de onun hatırasını kendi coğrafyasında taşımayı sürdürmeye devam ediyor. Bugün her gün önünden geçtiğimiz tabelalarda, resmî evraklarda ve adreslerde karşımıza çıkan Gazi Baba adının ardında, XVI. yüzyılın en renkli kalemlerinden biri bulunuyor. Asıl adı Pîr Mehmed olan Âşık Çelebi, 1520 yılında Prizren’de dünyaya gelir. Çocukluk ve gençlik yıllarını Rumeli’nin çok dilli, çok kültürlü şehirlerinde geçirir. Balkan coğrafyası Pîr Mehmed için hiçbir zaman sadece doğduğu yer olmadı. O burayı insanıyla, diliyle ve gündelik hayatıyla bir bütün olarak benimsedi. Onun Rumeli şehirlerine duyduğu yakınlığı, meşhur sözlerinde bütün canlılığıyla görmek mümkündür:

“Prizren’de bir oğlan doğsa adına mahlas eklerler; Yenice’de doğan çocuk Farsça konuşmaya başlar; Priştine’de ise çocuk belinde divitle dünyaya gelir.”

Âşık Çelebi’nin bu sözleri elbette biraz mübalağa taşır. Ancak bu mübalağanın ardında elzem bir gerçeğe işaret edilmektedir. Balkan şehirleri salt askerlerin, tüccarların ve devlet adamlarının gelip geçtiği yerler değildir. Prizren şairlerin, Yenice Farsça bilenlerin, Priştine ise kâtiplerin yetiştiği güçlü kültür merkezleridir. Osmanlı bürokrasisi ve devlet yapısında Kalemiye (mali ve idari sivil bürokrasi), Seyfiye (askeri-idari sınıf) ve İlmiye (hukuk, din, eğitim) gibi tabakalardan, bilhassa Rumeli coğrafyasında yüzlerce saygın, nüfuzlu ve muteber ismin yetiştiği tarihî bir gerçektir. Başka bir ifadeyle Rumeli, kendi şairini, yazarını ve düşünce insanını yetiştiren canlı bir medeniyet havzasıdır. Âşık Çelebi’yi asıl önemli kılan yönlerden biri de bu dünyanın insanlarını kayda geçirmiş olmasıdır. Onun 1568 yılında tamamladığı Meşâirü’ş-şuarâ, yüzlerce şairin hayatını ve eserlerini anlatan bir tezkiredir. Fakat bu kıymetli eseri sadece bir şairler sözlüğü olarak görmek büyük bir eksiklik olur. Çünkü Âşık Çelebi, insanları kuru bilgilerle tanıtmaz. Onların görünüşlerinden huylarına, sohbetlerinden dostluklarına, yaşadıkları şehirlerden dönemin eğlence ve sanat ortamlarına kadar pek çok ayrıntıya yer verir. Bu nedenle onun anlattığı şairler, yüzyıllar öncesinden kalan donuk isimler gibi durmaz. Konuşurlar, öfkelenirler, şakalaşırlar, velev ki kıskanırlar, severler ve hayal kırıklığına uğrarlar. Âşık Çelebi’nin satırlarını okurken XVI. yüzyılın sokaklarında dolaşıyor, dönemin edebiyat meclislerinden birinde oturuyormuş hissine kapılmamız da bundandır. O yaşadığı çağın sesini, rengini ve insan manzaralarını da geleceğe taşımıştır. Hayatı ise eserindeki renkli anlatılar kadar rahat geçmemiştir. Silivri’den Priştine’ye, Serfiçe’den Narda’ya, Alanya’dan Niğbolu’ya kadar farklı yerlerde kadılık yapmıştır. Zaman zaman görevinden alınmış, haksızlıklarla karşılaşmış ve maddi sıkıntılar yaşamıştır. Bütün bu yolculukların sonunda Üsküp kadılığına tayin edilmiştir. Onun Üsküp’e gelişi, sıradan bir görev değişikliğinin ötesine geçmiştir. Hayatının son durağı olan bu şehir, ölümünden sonra da adını yaşatacaktır. Âşık Çelebi, Üsküp’te yakalandığı zâtülcenp hastalıktan kurtulamayarak 1572 yılında vefat eder. Üsküp’ün yüksekçe bir tepesine defnedilir. Kaynaklarda mezar taşında, şair Cinânî’nin söylediği şu tarih mısraının bulunduğu kaydedilir:

“Âşık sefer eyledi cihândan.”

Ne kadar zarif ve ne kadar hüzünlü bir veda.

Hayatı şehirden şehre yapılan yolculuklarla geçen Âşık Çelebi, bu defa dünyadan sonsuzluğa doğru yola çıkmıştır. Ancak bedeni Üsküp’te kalmıştır. Zamanla kabri halkın ziyaret ettiği, dua ettiği ve manevi değer atfettiği bir mekâna dönüşmüştür. Üsküplüler onu kadılık görevinden dolayı “Kadı Baba”, kendisine duydukları hürmetin ifadesi olarak da “Gazi Baba” adıyla anmıştır. Türbesi, bir zamanlar geniş bir Müslüman mezarlığının içinde bulunuyordu. Mezarlığın ortadan kaldırılması ve 1963 Üsküp Depremi’nin yol açtığı yıkım, bu tarihî mekânın izlerini uzun süre silikleştirdi. Lâkin Gazi Baba’nın adı halkın hafızasından silinmedi. Türbe 2013 yılında yeniden onarıldı. Böylece şehrin kaybolmaya yüz tutan hafıza mekânlarından biri tekrar yenilendi. Burada üzerinde düşünmemiz gereken asıl mesele şudur: Bir şehri şehir yapan binaları, meydanları ve yolları mıdır, yoksa o şehrin hafızasında yaşayan insanlar da görünmez bir mimari kurar mı? Gazi Baba bugün Üsküp’ün kalabalığından biraz uzakta, yüksekçe bir tepede sessizce duruyor. Fakat bu sessizlik, unutulmuşluk anlamına gelmiyor. Tam tersine, o tepe Üsküp’ün geçmişiyle bugününü birbirine bağlayan güçlü bir hafıza noktasıdır. Bugün Gazi Baba denildiğinde çoğumuzun aklına önce bir belediye veya semt adı geliyor. Oysa bu adın arkasında Prizren’de doğan, Rumeli şehirlerinde yetişen, yüzlerce şairi unutulmaktan kurtaran ve son nefesini Üsküp’te veren bir edebiyatçı vardır. Belki de manevi bekçilik tam olarak budur, yaşadığı şehri bıraktığı sözlerle de korumak. Âşık Çelebi, asırlar önce “Âşık sefer eyledi cihândan” diyerek bu dünyadan ayrıldı. Fakat adı hâlâ Üsküp’ün sokaklarında dolaşıyor. Şehir her gün onun adını söylemeye devam ediyor. Kimi zaman bir otobüs durağında, kimi zaman bir adres satırında, kimi zaman da tepedeki türbesine yönelen bir ziyaretçinin duasında…

Gazi Baba, Üsküp’ten hiç ayrılmadı. Sadece şehrin manevi bekçileri arasındaki yerini aldı.

Muhabbetle…

Advert