Sayın Meral Hocam, okurlarımız için kendinizi ve hayat yolculuğunuzu kısaca tanıtır mısınız?

Başı rahmet, ortası mağfiret, sonu ise ebedi azaptan kurtuluş olan mübarek Ramazan ayına bir kez daha kavuşmanın huzurunu yaşadığımız bu anlamlı günlerde; böylesine güzel bir söyleşiye davet ederek beni Yeni Balkan okurlarıyla buluşturduğunuz için sizlere yürekten teşekkür ederim.

Aslen Kalkandelenliyim; ancak kişisel gelişimimde Kalkandelen kadar çocukluğumda sıkça gittiğim Vrapçişte’nin de büyük payı olduğunu belirtmeliyim. Her ikisini de rahmetle andığım Makedonya ulemasından merhum Kemal Efendi Aruçi’nin torunu ve Prof. Dr. Muhammet Aruçi’nin yeğeni olarak, anneanneme her gidişimde bu güzide insanların büyük emeklerle oluşturduğu zengin kütüphanenin rafları arasında kaybolur, saatlerce o kıymetli eserlerin sayfalarını karıştırarak vakit geçirirdim. O günlerde, sözü edilen kitapları tam olarak anlayacak yaşta olmasam da, kütüphanenin bende uyandırdığı merak ve heyecan, hayat yolculuğumun rotasını çizen en önemli etken oldu.

İlk ve orta öğrenimimi Kuzey Makedonya’da tamamladıktan sonra lisans eğitimi için Türkiye’ye geldim ve 1996 yılında Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldum. Mezuniyetimin hemen ardından Kuzey Makedonya’ya dönerek yaklaşık olarak on sekiz yıl boyunca; önce Kalkandelen Yukarı Çarşı Camii’ne bağlı mektepte muallimlik, ardından 2004 yılında faaliyete başlayan İsa Bey Medresesi’nde öğretmenlik görevlerinde bulundum. 2014 yılında, Trakya Üniversitesi Balkan Araştırma Enstitüsü bünyesinde uzman olarak görevlendirildim.

Bu süreçte, 2017 yılında Trakya Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Temel İslam Bilimleri Anabilim Dalında, “Son Dönem Osmanlı Âlimlerinden Kemal Aruçi’nin Kelami Görüşleri” başlıklı tezimle yüksek lisansımı; 2024 yılında ise aynı enstitünün Balkan Çalışmaları Anabilim Dalında, “Balkanlar’da Neo-Selefi Hareketler-Bosna Hersek, Kosova, Kuzey Makedonya Örneği” başlıklı tezimle doktora eğitimimi tamamladım. Ayrıca, Balkanlardaki Müslüman toplulukların kültür tarihini konu edinen makale, kitap bölümü, editörlük, çeviri, konferans, çalıştay, panel gibi çeşitli faaliyetlerle alana katkı sağlamaya devam etmekteyim.

Ramazan ayı sizin için ne ifade ediyor? Çocukluğunuzun geçtiği Kalkandelen’deki Ramazanlarla bugünkü Ramazanlar arasında nasıl farklar görüyorsunuz?

Ramazan ayı bireyin manevi olarak yükselebilmesi için Rabbimizin katından ihsan edilen bir lütuftur. Mübarek üç aylardan olan Recep ve Şaban ayları da, manevi yükselişin zirvesini temsil eden Ramazan ayına bir hazırlık niteliğindedir. Bu ayların içinde Kurʼân-ı Kerîm ve Hadislerde işaret ve ifadesi bulunan ve Müslümanların çoğunluğu tarafından benimsenen Regaip, Mi’rac, Berat kandilleri de bu manevi yükselişin zirveye uzanan birer basamağını teşkil etmektedir.

İçinde, insanlığın hidayet rehberi Kurʼân-ı Kerîm’in indirilmeye başlandığı ve bin aydan daha hayırlı olduğu müjdelenen Kadir Gecesi’ni barındırması; İslam’ın beş şartından biri olan oruç ibadetinin bu aya tahsis edilmesi; salih amellerin kat kat mükâfatlandırılması ve istiğfar ile günahların bağışlanacağına dair ilahi müjdeler, bu ayın faziletine dair en bariz göstergelerdir. Ramazan ayını bu bilinçle karşılar, azami titizlikle ihya etmeye gayret ederek Rabbimizin rahmet, mağfiret ve bereketinden nasipdar olmaya çalışırız.

Dolayısıyla Ramazan’a dair geçmişe özlem duymamızın tek sebebi, belki de akıp giden yıllarla birlikte o sofraları şenlendiren sevdiklerimizin birer birer soframızdan ve hayatımızdan eksilmesidir. Yoksa Ramazan, bizler için eskilerde kalmış bir değer değildir. Her yıl hanelerimize misafir ettiğimiz bu mübarek ayı; çocukluğumuzda nasıl gördüysek, nasıl öğrendiysek aynı iştiyak ve heyecanla yaşamaya ve yaşatmaya gayret ediyoruz. Annelerimizin özenle hazırladığı iftar ve sahur sofralarını; babaannelerimiz ile anneannelerimizin ibadet eksenli gündelik programlarını, sırf Ramazan geldi diye akrabalar ile komşular ile iletişimi güçlendirmek gibi değerleri yaşantımıza aksettirmeye gayret ediyoruz. Böylelikle yeni nesillerin zihin dünyasını zenginleştirmeyi ve bu kıymetli mirası bir kültürel aktarım çabasıyla onlara ulaştırmayı ihmal etmemeye özen gösteriyoruz.

İsa Bey Medresesi yıllarınız Ramazan bilincinizin oluşmasında nasıl bir rol oynadı?

İsa Bey Medresesi yıllarımı iki ayrı aşamada değerlendirmeliyim. Ben, bu medresede eğitim almış ilk kız öğrencilerden biriyim. Medrese’de, diğerleri arasında ailemizden veya kültürel aktarım yoluyla edindiğimiz dini bilgilerin hem teorik hem de uygulamalı eğitimi verilmektedir. Ramazan ayı ile ilgili fazilet, ibadet, farz, oruç, teravih, sahur, zekât ve sadaka gibi kavramların dayanaklarını ve toplumsal yansımalarını ilmi bir disiplin içerisinde öğrenmek; heyecan verici olduğu kadar omuzlarımıza bir sorumluluk da yüklüyordu.

Malum, o yıllarda bilgiye erişim günümüzdeki kadar yaygın değildi. Bu durum bizi, çevremizden gelen soruların odağı haline getiriyordu. Muhatap kaldığımız bu yoğun ilgi, Ramazan ayı ve onunla ilgili konulara belki de yaşımızın gereğinden çok daha öte bir derinleşme ile yoğunlaşmamızı gerektirmişti.

2004 yılında İsa Bey Medresesi Kalkandelen Kız Şubesi eğitim faaliyetlerine başladığında, burada öğretmen olarak görevlendirildim. Medresemiz, uygulamalı eğitim kapsamında öğrencilerin gruplar halinde Kalkandelen ve civar köy camilerinde kadınlara yönelik programlar düzenlemesini sağlamaktaydı. Rehber öğretmenlerin gözetiminde bizzat öğrenciler tarafından icra edilen Kur’an tilaveti, vaaz ve ilahi programları; hem Ramazan’ın manevi iklimini canlandırmayı hem de öğrencilerimizin irşad konusunda deneyim kazanmasını hedeflemekteydi. Bizim açımızdan bu tür faaliyetler, geniş halk kitlelerine ulaşıp onların Ramazan tecrübelerine tanıklık etmek ve gerektiğinde doğru dini bilgi akışı sağlayarak manevi yaşamlarına katkıda bulunmak adına kritik bir öneme sahipti.

İsa Bey Medresesi’nin günümüzde de aynı ciddiyet ve hassasiyetle bu tür faaliyetlere öncelik vermesi, kurumsal süreklilik ve toplumsal fayda açısından son derece önemlidir.

Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde eğitim gördüğünüz yıllarda Türkiye’de yaşadığınız Ramazan atmosferi ile Balkanlardaki Ramazan arasında ne gibi benzerlikler ve farklılıklar vardı?

Esasen bizler aynı kökten beslenen, aynı medeniyet tasavvurunun temsilcileri olan bir kültürün devamıyız; bu bakımdan aramızda keskin bir farklılıktan söz etmek mümkün değildir. Ancak kabul etmeliyiz ki, İstanbul gibi bir şehirde idrak edilen Ramazan, en az bu kadim şehir kadar görkemli ve ihtişamlıdır. Mimari birer şaheser olan asırlık camilerin kubbelerinde yankılanan ezanlar, minarelerini süsleyen mahyalar, okunan mukabeleler ve gecenin sessizliğini bölen sahur davulcuları, bizi devasa bir kültürel zenginliğin ürünü olan o eşsiz atmosferle tanıştırmıştı.

Öğrenci olarak bulunduğum o yıllarda, bu kültürel zenginliğin yanı sıra, Ramazan’ın sosyal dayanışma ve yardımlaşma boyutuna dair çok daha ileri düzeyde gözlemler yapma fırsatım olmuştu. İş adamlarının öğrencilere yönelik yardımları, her akşam kurulan iftar sofraları, İslam’ın dayanışma, paylaşma ve kardeşlik ruhunun ne denli güçlü yaşandığını bizlere bizzat tecrübe ettirmişti. Bu yardımlaşma kültürü, Ramazan’ın sadece bir ibadet ayı değil, aynı zamanda kardeşliği pekiştiren, toplumsal dayanışmayı da gerektiren bir gönül köprüsü olduğunu daha o yıllarda zihnimize kazımıştı.

Uzun yıllar muallimlik ve öğretmenlik yaptınız. Gençlere Ramazan’ın ruhunu anlatırken en çok hangi kavramlar üzerinde duruyorsunuz?

Orucuyla, sahuruyla, iftarıyla, Kadir Gecesi’yle, zekat ve sadakasıyla her sene tekrarlayan Ramazan, adeta bir okul misali insanın manevi olarak yükselişini sağlayacak yüksek erdemlerle bezenmesi için özel bir iklim oluşturmaktadır. Gerek muallimlik gerekse öğretmenlik yaptığım yıllarda öğrencilerime diğerleri arasında bilhassa Ramazan’ın eğitici yönüne dikkat çekmeye çalışmışımdır.

Ramazan, her şeyden evvel Kur'an-ı Kerim ile şeref bulmuş olan müstesna bir aydır. Cenabu Hakk Kurʼân-ı Kerîm’de, “Ramazan Ayı insanlara yol gösterici, doğrunun ve doğruyu eğriden eğriden ayırmanın açık delilleri olarak Kurʼan’ın indirildiği aydır.” diye buyurmaktadır. (Bakara 185) Dolayısıyla Ramazan mevsimi, Kurʼan’ı okumak, anlamak, emir ve buyruklarını gündelik yaşamımıza yansıtma suretiyle olan irtibatımızı gözden geçirmenin en yoğun olarak gündeme getirildiği bir mevsimdir. Sadece okumak ile yetinilmemelidir. Kurʼan’ın bize telkin ettiği takva hassasiyetini ilke edinme, helal-haram ölçülerine riayet etme, şefkat, merhamet, cömertlik, nezaket, zerafet gibi güzel hasletlerle bezenip, yine onun yasakladığı kibir, haset, iffetsizlik gibi bütün çirkin davranışlardan da titizlikle sakınarak Kur’an ile olan bağımızı güçlendirmeye odaklı bir yaşamın gereği üzerine durulmalıdır.

Bu yönüyle Ramazan, gündelik hayatın koşuşturmasından bunalan insana, varlık âlemindeki değerini yoğun bir şekilde hatırlatan bir zaman dilimidir. Nasların da işaret ettiği şekliyle; ırkı, soyu, cinsiyeti, mesleği ne olursa olsun yaratılmış her insan, Rabbi tarafından mükerrem kılınmış ve ilahi vahye muhatap kılınma suretiyle kıymet bulmuştur. Bu farkındalık, bizi yalnızca Rabbimizle olan bağımızı güçlendirmekle kalmaz; aynı zamanda ‘mükerrem’ kılınan diğer tüm insanlara karşı bir merhamet ve sorumluluk köprüsü kurmamızı gerektirir.

Ramazan, önceki günahların bağışlanacağı ve iyiliklerin katlanarak mükafatlandırılacağını bildiren ve her sene yenilenen bir umuttur. Ramazan vesilesiyle gündelik rutinimize eklemlenen ibadetleri ifa gayreti, aslında bizdeki mücadele azmini diri tutarak hayatın getirdiği zorluklara karşı daha dirençli olmamızı sağlamaktadır.

Oruç; yalnızca yeme içmeden sakınmak değil, her türlü kötülükten uzak durmayı sağlayan bir irade eğitimidir. Bu eğitim, bireyin hayatta başarılı olabilmesi için temel şart olan öz disiplini pekiştirir. Ancak oruç, sadece bireysel bir ibadet değildir. Oruç tutan bir insan, bir yandan sahip olduğu nimetlerin kıymetini idrak ederken; öte yandan mahrumiyet içindekilerin halini derinden duyumsayarak toplumsal sorumluluklarının farkına varır. Böylece, ferdi bir ibadet gibi görünen orucun sosyal yansımaları, doğal bir süreç içerisinde güçlü bir dayanışma ruhuna dönüşür.

Zekât ve sadaka da keza; başlı başına birer sosyal dayanışma kurumu olarak, toplumun farklı kesimleri arasında sarsılmaz gönül köprüleri inşa eder. Kişi, Ramazan ayını bu şekilde idrak ettiğinde; yalnızca kendisiyle ve çevresiyle barışık bir insan olmakla kalmaz, aynı zamanda Yaratıcı ile olan bağını da sarsılmaz bir zemine oturtur. Başta oruç olmak üzere tüm güzellikleriyle bir kurtuluş vesilesi olan bu ayın kazandırdıklarının bir yaşam biçimine dönüşmesi, her yeni Ramazan ile kemale doğru giden yolda bireysel ve toplumsal olarak önemli mesafeler katetmemizi sağlayacaktır.

Balkan coğrafyasında Ramazan geleneklerinin korunması sizce neden önemli? Bu konuda gözlemlediğiniz değişimler nelerdir?

Ramazan gelenekleri, bu mübarek ayın manevi iklimi etrafında şekillenen, dini değerlerin toplumsal pratiklerle harmanlanarak nesilden nesile aktarılan kıymetli birer kültürel mirastır. Balkanlar gibi çok dinli ve çok kültürlü bir coğrafyada bu gelenekleri ihya ederek yeni nesillere aktarmak dini kültürün özünü muhafaza ettiği gibi, dinin temel esaslarına da canlılık ve hayatiyet kazandırır.

Toplumun sarsılmaz bir temel üzerinde yükselmesi ve tarihsel derinliğini koruyarak geleceğe yürümesinde geleneklerin muhafazası önemli rol oynar. Zira, zaman zaman alışkanlık haline gelmiş sıradan bir takım davranışlar olarak algılansa da, esasında her gelenek ait olduğu kültürün derin kodlarını ve medeniyet tasavvurunu bünyesinde barındırmaktadır. Bu bağlamda geleneği yaşatmak, bir toplumun kendi kimliğine sahip çıkması ve varlık iddasını tarih sahnesinde diri tutması anlamına gelir.

Nesilden nesile aktarım sürecinde geleneklerin değişim ve dönüşüme uğraması kaçınılmazdır. Zaten adından da anlaşılacağı üzere, “gelene-ek” eklenen her yeni unsur, geleneğin kendi içinde yenilenmeye ve güncellenmeye açık bir öze sahip olduğunu gösterir. Önemli olan bu özün korunarak yeni formlarla yarına taşınması ki kültürel süreklilik ancak bu şekilde sağlanabilir. Örneğin, küreselleşme ve modernleşmenin getirdiği toplumsal değişimler, çekirdek aile yapısının yaygınlaşması, kentsel yaşamın kısıtlı mekan sunumu ve çalışma hayatının dinamikleri gibi nedenler, evlerdeki o geniş ailelerin katıldığı iftar sofralarını kısıtlamış görünmektedir. Buna karşın, dış mekânlarda veya restoranlarda kurulan iftar sofralarında buluşmak, artık yeni bir geleneksel form halini almaktadır. Bu ve benzeri birçok örnek, toplumsal şartlar değiştikçe geleneğin ancak kendini güncelleyerek ayakta kalabileceğini kanıtlamaktadır. Dolayısıyla, ruh ve öz muhafaza edildiği müddetçe, biçimsel değişiklikler bizleri kaygılandırmamalıdır.

Balkan Araştırma Enstitüsü’ndeki çalışmalarınız Ramazan kültürü ve dini hayat üzerine ne tür katkılar sağlıyor.

Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, Trakya Üniversitesi Balkan Araştırma Enstitüsü bünyesinde görev yapmak benim için büyük bir onur vesilesi olmuştur. Akademik bir birim olan bu kurumda, Türkiye ile Balkanlar arasındaki derin tarihi, kültürel ve stratejik bağları bilimsel bir zemine oturtmak amacıyla kıymetli çalışmalar yürütülmektedir. Enstitüde bulunduğum on bir sene boyunca, Balkanlarda yaşadığımız durumlara dışarıdan bakabilmek ve daha ileri bir düzeyde anlamlandırabilmek açısından çok verimli olmuştur. Bu süre zarfında ayrıca yüksek lisans ve doktora çalışmalarımı tamamlayabilmem kosunda fırsat verildiğinden Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne de Trakya Üniversitesi’ne bu vesileyle şükranlarımı sunuyorum. Çalışmalarımız ağırlıklı olarak, Balkanlarda milli ve kültürel kimliğin muhafazası adına verilen o sessiz ama derinden devam eden mücadeleye yoğunlaşmış durumdadır. Hedefimiz; bölgedeki Türk varlığı ve akraba toplulukların güncel dini ve kültürel dinamiklerini kayıt altına almaktır. Balkanlar gibi çok katmanlı bir coğrafyada milli ve kültürel kimliğin muhafazası konusunda verilen mücadele ile bu toplumların kültür tarihimize sunduğu katkıları bilimsel bir çerçevede analiz ederek, makale ve benzeri çalışmalarla alana nitelikli bir katkı sağlamayı amaçladık. Bu bağlamda, Balkan Müslümanların sosyo-kültürel dokusunu yansıtan Ramazan kültürü, kadim Ramazan gelenekleri ve bu geleneklerin zaman içerisindeki dönüşümü de özellikle ilgi alanımız dahilinde olmuştur.

Ramazan ayında cami ve medrese ortamında şahit olduğunuz sizi en çok etkileyen bir hatıranızı paylaşır mısınız?  

On sekiz yıllık bu uzun süreç elbette sayısız hatırayı barındırıyor, ancak benim bu süre zarfında şahit olduğum bir olguyu burada zikretmek yerinde olacaktır. Kalkandelen, çok dilli bir ortamdır. Benim yaşadığım Yukarı Çarşı’da, aynı mahallede Arnavutça bilmeyen Türkler, Türkçe bilmeyen Arnavutlar ve kendilerini Türk olarak tanımladıkları halde konuşma dili Makedonca olan unsurlar bir arada yaşamaktadırlar. Caminin de, Medrese’nin de farklı dillerden ve etnik kökenlerden gelen bu unsurları tek bir çatı altında toplama gücünü her zaman büyük bir hayranlıkla izlemişimdir. Ders hangi dilde verilirse verilsin, dinleyiciler arasında o dili hiç bilmeyenlerin dahi büyük bir vecd ile yer alması, bu toprakların bizlere sunduğu özel bir yaşam bilincini yansıtmakta ve şahsen benim için en kıymetli hatırayı teşkil etmektedir

Günümüz gençliğinin Ramazan’ı daha bilinçli ve derinlikli yaşayabilmesi için ailelere ve eğitimcilere ne gibi tavsiyelerde bulunursunuz?

İnsanın, yaşadığı çevrenin bir ürünü olduğu bilinen bir hakikattır. Aile bireyleri de, eğitimciler de bu konuda gencin çevreleyen dünyasına gerçekten ulaşabildikleri kadar başarılı olabilirler. Bu bağlamda, Ramazan’ın gençler tarafından daha bilinçli ve derinlikli yaşanması, büyük ölçüde onları çevreleyen dünyada inşa edeceğimiz manevi iklime bağlıdır. Her şeyden önce Ramazan’ı, bu mübarek ayın vurguladığı sevgi, hürmet, yardımlaşma ve sabır değerleri üzerinden anlatmak önemlidir. Hatta sadece teorik anlatım ile yetinilmemeli, onlara bizzat içinde soluk alabilecekleri, gencin dünyasına hitap edecek, yardımlaşma ve merhametle örülü bir “Ramazan çevresi” sunmak da gereklidir. Ramazan’ın o hoş atmosferini gençler bizzat duyumsamalıdır. Sabrı öğretirken herşeyden önce bizim sabırlı davranmamız gereklidir. Özenle hazırlanmış iftar ve sahur sofraları, her zaman mutlu anların habercisi olmalıdır. Zekât, fitre ve sadaka gibi mali ibadetlerin uygulama safhasına gençleri de dahil ederek, hem sorumluluk üstlenmelerini hem de paylaşmanın getirdiği o eşsiz huzuru bizzat tecrübe etmelerini sağlamalıyız. Ayrıca gençlerin, Ramazan’ı kendi zamanlarının ruhuna uygun bir anlayışla yaşamalarına da alan açmalıyız.

Bir kurtuluş vesilesi olan bu mübarek ayda ebeveynlerin de eğitimcilerin de evlatlarımıza sunacakları bu manevi özeni bizzat bir 'ibadet şuuruyla' gerçekleştirmelidirler. Neticede bu hassasiyet, hem yeni nesillerin daha bilinçli bir Ramazan ikliminde yetişmelerini sağlayacak hem de bu mübarek ayın aşıladığı değerlerin topluma dalga dalga geri dönüşüne kapı aralayacaktır. Bu kutlu süreç; sarsılmaz bir toplumsal barışın inşasına en güçlü katkıyı sunacağı gibi, bu sürece iştirak eden herkesin hem dünya hem de ahiret saadetine kavuşma ümidini perçinleyecektir.

Ramazan’ın toplumsal dayanışma ve kardeşlik bilinci üzerindeki etkisini Balkanlar özelinde nasıl değerlendiriyorsunuz?

İslam dini merhamet, kardeşlik, paylaşma, sosyal adalet gibi kavramlara önem veren bir dindir. Ramazan ayı bu kavramların gâh emir ve buyruklar aracılığıyla, gâh gönüllülüğe teşvik bildiren naslarla daha da vurgulu bir şekilde gündeme gelen bir zaman dilimidir. Oruç, manevi ve fiziki arınmanın yanı sıra, toplumda bir “farkındalık seferberliği” başlamasına vesile olan bir ibadettir. Kendi iradesiyle aç kalan bir insan, hayatın gerçek yüzüyle ve yokluğun zorluğuyla yüzleşir. Bu kişisel tecrübe, başkalarının acısına karşı duyarlılığı artırır. Sağlıklı zihinlerde yardımlaşma artık bir görevden öte, kalpten gelen bir ihtiyaç haline dönüşür. İftar sofralarındaki beraberlik ve karşılıksız paylaşımlar sayesinde toplumsal barış ve kardeşlik güçlenir.

Ramazan, zekât ve sadakalarla malın şükrünün eda edildiği, zengin ile fakir arasındaki mesafelerin gönül köprüleriyle aşıldığı müstesna bir kardeşlik mevsimidir. Balkanlar’da dini kurumların devlet desteğinden yoksun olması, Müslümanların ayrıca cami, mektep, medrese gibi kurumlara imkân nispetinde maddi destek sağlama yükümlülüğünü de yüklemektedir.

Oruç ibadeti, sadece nefsin kötülüklerden ve düşmanca duygulardan arındırılması değil, aynı zamanda beden ve mekan temizliği anlamına da gelmektedir. Müslüman evleri Ramazan ve Bayram öncesinde de derinlemesine temizlenirken, bu temizlikten sokaklar ve camiler de nasibini alır. Rahmetli babamın Mütevelli Heyet Başkanı olduğu Muharremçe Camii’ni (Küçük Cami), cami bütçesinin korunması adına bizlere ve gönüllü gençlere belli aralıklarla temizletmesi, bu bilincin en canlı örneğiydi. Elbette her camide bu denli şahsi bir uygulamaya şahit olunmayabilir; ancak günümüzde de her caminin Ramazan öncesi derinlemesine temizlenmesi bir gelenektir. Bu durum, kuşaktan kuşağa aktarılan sorumluluk bilincinin şehre yerleştirdiği estetik ve temizlik anlayışının somut bir tezahürüdür.

Ramazan’ın manevi ikliminde, toplumda yaygın olan olumsuzluklar adeta geri çekilir; bu manevi atmosfer inanan inanmayan herkes için bir umut ışığı ve sığınağa dönüşür. Balkanlar gibi çok etnikli ve çok kültürlü bir coğrafyada Ramazan, asırlar boyu gıpta ile anlatılan bir huzur mevsimi olmuştur. Günümüzde de Ramazan’ın bu koruyucu ve sağaltıcı yönünü canlı tutmaya özen göstermek elzemdir.

Ramazan ayı boyunca yoğunlaşan vaaz ve irşad faaliyetleri, toplumda sahih bilginin yayılmasını sağladığı gibi; nasların öngördüğü kardeşlik, barış ve dayanışma gibi değerlerin toplumsal zemine hakim olmasını da temin etmektedir. Bu yönüyle Ramazan; bireysel kemalata hizmet ettiği kadar, toplumsal barışın tesis edilmesi açısından da hayati bir zaman dilimidir.

Son olarak, bu Ramazan’da Balkanlardaki Müslümanlara ve özellikle öğrencilerinize vermek istediğiniz mesaj nedir?

Ramazan ayı, bir farkındalık yaratmadan geçip gitmesine izin verilecek bir zaman dilimi değildir. Kurtuluş vesilesi olan bu müjdeden azami derecede istifade edebilmek için sabır, dayanışma ve kardeşlik gibi barındırdığı değerleri içselleştirip Ramazan dışında da gündelik hayatımıza yansıtmalı; böylece hem manevi yükselişimize hem de toplumsal barış ve huzura katkı sağlamayı hedeflemeliyiz. Herkese sağlıklı, huzurlu ve hayırlı Ramazanlar diler, bu mübarek günlerin ülkemize, gönül coğrafyamıza ve tüm insanlığa huzur getirmesini temenni ederim.

                                                                                               Burcu Aliyi