Cansun Bukovec


Siz de mi eskileri anımsıyorsunuz Makedonya'daki Eski Türk Çarşılarında? Bizden bir parça, bize emanet, hatta bazılarımız "biz Çarşıyız, Çarşı bizdir" diyeceğiz. Ama neyi, ne kadar ve nasıl hatırlıyoruz? Acaba bu emanet sadece eskiye atıf, laf-ı güzaf veya hamasi nutuk mu?

Dar sokaklardan adım adım yürürken, Arnavut kaldırımları zerre zerre konuşuyor zannediyoruz; hatta o en korunmuş sayılan Eski Üsküp Türk Çarşısı'nda adeta Üsküp Fatihi Yiğit Paşa'nın adımlarını takip ediyor gibi oluyoruz. Ama durunuz ve kulak kesiliniz! Yankılanan adımlarımız, onlarca kez ve genelde sözde tadilattan geçmiş, bugünden yarına çatlayan, dokusunu yitirmiş taşlardan ve var olup olmadığı belli olmayan sıvaklardan başka bir şey değil. Güzde eğri buğru döşenmiş taşlarda "gölete" dalmamak için akrobatik yetenekler geliştirirken, yazda yapışkan tozdan boğulmamaya özel bir özen göstermek gerekli bir yaşam becerisine dönüşüyor.

 

Bundan 300 küsur yıl önce, tâ 1660/1661 yılında özetlemiş Evliya Çelebi Üsküp Çarşısı'nı, “çarşılarını” desem belki daha doğru olacak; "Bunlar planlı olarak yapılmış büyük çarşılar. Arastaların sokakları temiz ve Arnavut kaldırımlı. Her dükkân sümbül, mimoza, gül, fesleğen, leylak ve zambak ile süslenmiş vazolar ve saksılar taşıyor. Bunlar kokularıyla ziyaretçilerin ve tüccarların aklını adeta başından alıyor."

 

Günümüzde maalesef bu pasajın yalnızca son kısmı yaşıyor: “ziyaretçilerinin başlarının dönmesi.” Ama tür tür, renk renk çiçeklerin yerine gecekondu dükkânlar, kulübeden hallice lokaller, kümesleri ve ahırları ayağımıza getiren sözümona lokantalar; bozuk İngilizce, Arnavutça, Makedonca ve oraya buraya sıkıştırılan garip Türkçe yazılarla, tabelalarla dolu. Değil vazo ve saksı görmek, yeşil yaprak görebilene aşk olsun. İşte biz tam da böyle yaşatıyoruz Vardar şehri Üsküp'ün yeşilini.

Bir de bir bakmışız kahverengi kapılar sırayla karşımıza çıkıyor, nereye baktığımızın farkında olmadan. Kimilerinin tokmakları hâlâ parmak izlerimizi selamlıyor olsa da, rengârenk duvarları, işlemeli, gökkuşağı gibi renklenmiş pervazları, her seher güneşi karşılayan kepenkleri, renkli panjurları arıyor gözler; çatlaklarında zamanın, hoş sohbetlerinin izleri dolanırcasına ve eskinin öyküsünü anlatırcasına dolanmak istiyor insan. Bir de ne görsün: plansız onarımlarla sessizleşmiş, kapalı renklerle boyanmış, kasvetli, kendi tarihini unutmuş, bizden kopmuş, yalnız boyası kalmış birer kalastan ibaretler.

 

Dünde kalmış o sokaklara ritim veren demircilerin ve tenekecilerin çekiç sesleri ve cıngırtıları, bugün çoğu köşede sessizliğe gömülmüşler. Sadece birkaç dükkan hâlâ uğultularını taşıyor, diğerleri modern gürültü ve ilgisizlikle gölgelenmişler. Çarşı hâlâ nefes alıyor ama sesler, zamanla kaybolan hikâyelerin yankısı gibi.

 

Yıpranmış ve sararmış el emeği danteller, göz nuru oyalar, sap sap örülen ilikler, mekiklerde işlenmiş kilimlerin her biri hâlâ geçmişin havasını ulaştırmaya, bizleri geçmişten geleceğe taşımaya çalışıyorlar adeta. Az az bazılarında atlas kumaşlar, el dokuması fistanlar ve mendiller, zor goblenler, güç tapiseriler hafifçe sallanıyor, geçmişten gelen soluk bir nefes gibi; ama hepsi hırdavatmış gibi, fazlalıkmış gibi, özensiz ellerde ve değerini bilmeyen simsarlarda. Bir zamanın ruhu kolilerde yerlerde sürükleniyor.

 

Hayatın ve emeğin izlerini taşıyan çömlekçiler, dericiler, kazancılar, bezaziler, şemsiye üreticileri, ayakkabıcılar, boyacılar, dokumacılar, kaftancılar, bakırcılar, tüfekçiler, kazancılar, yorgancılar, çubukçular, marangozlar, terziler, ibrikçiler… Neredeler?

Eski zanaatçilerin en azından birkaç sokakta sembolik toplanmasına, tam on yıldan uzun süredir konuşulan ve havada kalan bu teklif için, o otantik havanın yaşatılmasına kim destek verecek? Çarşıların benliklerini yitirmemelerine, tarumar edilmemelerine kim karşı çıkacak? Üstelik Eski Üsküp Türk Çarşısı kanunla, Ohri Türk Çarşısı bi de UNESCO koruması altındayken. Gündemi takip edememişliğime verin, bu son on yılda galiba pek gelişme olmadı nedense. Pek tabii mangalda kül bırakmayan, sesleri her ortamda gür çıkan “büyüklerimiz” bunun çaresini bulmuş, o çok dillendirilen devlet teşvikini sağlamak üzereler ama büyük çabalarına rağmen, hâlâ gerçekleşmiş değil bu yeniden “bizleşme.” 

Bekleyeceğiz efendim, vaktimiz bol, kaynaklarımız sonsuz, imkânlarımız engin, zaten bozulacak daha ne kaldı ki?!

 

Tek tük şadırvanların karşısında, bakımsız bankaların üzerinde otururken, dilenci sesleri, radyolardan çıkan ve şarkı denilen vasat, basit ve bayağı gürültüler içerisinde, yabancı yankılar,  dedelerimizin Rumeli türkülerinin, ninelerimizin Rumeli ezgilerinin, bizim Rumeli melodilerini "ruhu geçmiş manzumeler" diye nitelendiren, birbirine bağırıp çağıran, söven, itekleşenlerle bir hengâmede bekleyeceğiz. 

 

Bu bekleyiş sürerken, kapısını açıp o nadir, kendi aile üyesi gibi sıcak, esnaf gibi esnafın derdini dinlemek, sohbet etmek belki biraz bizi rahatlatacak olsa da, tam yanında duyarsız, farklı insan kesimlerine çifte standart uygulayan, onun dilini konuşmayanı ötekileştiren, fiş isteyen müşteriye farklı fiyat uygulayan, “hijyen”nin değil kendisinin bu kişilerinin dükkânlarına girmesi, kelimisinin bile eşikten giremediği, "ava" çıkan sözde esnafı görünce muhabbetin de bir tadı kalmıyor.

 

Neyle anılır oldu Evliya Çelebi'nin “Burada eğitimli ve çok dürüst insanlar var” dediği Bağdat, Şam, Halep, Saraybosna çarşılarında üst gördüğü çarşı;

gündüz vakti bile silahların patladığı, eğlencelerin can kaybına yol açtığı, sokaklarında esrarkeşlerin dolaştığı, kim oldukları bilinmeyen kişilerle dolup taşmış, kanunlara uymayan, izinsiz onarımlara girişen, gecekonducular ve çarpık yapılaşmayla sözde modernliğin eskiyle buluştuğu Frankeştayn ucubeleri çarşının ruhuna elem veriyor.

 

Bu yalnızca tuğla, taş, kereste, kalas, çimento, tomruk; daha doğrusu bir moloz işi değil, bu bir ruh meselesi!

 

Biz, Rumeli Türkleri olarak biliyoruz ki değerlerimizi korumak bir görev. Ve hâlâ Çarşı ve çarşılarımız bize rağmen nefes alıyorlarsa ecdadımıza borçluyuz. Her gün mıknatıs gibi turistleri ve bizleri kendine çekiyor; bi de çeki düzen verilmiş halini düşünün, tasviri olanaksız olağanüstü şeyler olur. Fakat yazık ki her adımda hem varlığı hem kaybı hissediyoruz; geçmişin ağıtı kulaklarda, geleceğin sorumluluğu omuzlarda. 

Çünkü Eski Türk Çarşısı, bize değerlerimizi boş sözlerle değil, fiilen korunma gereksiniminin vücut bulmuş hali olarak gösteriyor. Bu sadece nostalji değil, bir görev: taşların, kapıların, seslerin, kokuların, esnafın, eski melodilerin sorumluluğunu almak demek. Her adım, geçmişle şimdi arasında bir köprü; çarşının ruhu hâlâ bizde, biz hâlâ onun hikâyesindeyiz.